Son zamanlarda insanlarla iletişim kurarken fark edilen bir şey var.
Aslında yeni değil. Sadece artık daha görünür.
Dinliyormuş gibi.
Anlıyormuş gibi.
Üretiyormuş gibi.
Katkı sağlıyormuş gibi.
Sözler var. Çok.
Ama eylemlerle aralarındaki mesafe her geçen gün açılıyor.
Bu sadece bireysel bir mesele değil. İş hayatına yansıdığında kurumlar doğrudan zarar görüyor. Çünkü karar vericiler, gerçeği değil; sunulan vitrini görüyor. Yanlış yönlendiriliyorlar. Yanlış insanlar doğru koltuklara oturuyor. Doğru insanlar sessizce geride duruyorlar.
Çünkü nitelikli ve somut yaklaşımlar yerine, ambalajı güçlü ama içi hafif vitrinler daha cazip geliyor. Boş söylemler iyi paketlenince "vizyon" sanılıyor. Ölçülebilir katkıdan çok, etkileyici cümleler alkış alıyor.
Gerçeği söyleyenler ise çoğu zaman rahatsız edici bulunuyor.
Net konuşuyorlar.
Somut veri koyuyorlar.
Riskleri hatırlatıyorlar.
Heyecanı törpülüyorlar.
Bu yüzden dinlenmiyorlar.
Bir süre sonra onlar da çaba göstermemeyi öğreniyor. Çünkü zamanın, haklıyı ortaya çıkarma gibi bir huyu var. Er ya da geç tablo netleşiyor. Ama o noktaya gelene kadar, sesi en çok çıkanlar yön veriyor.
Tecrübenin ağırlığı, günü kurtarma coşkusundan her zaman daha ağırdır. Ama hafif olan daha hızlı hareket eder; daha çok görünür. Bu yüzden "şimdi"nin alkışı, "uzun vadeli"nin sessizliğini bastırır.
Kıymeti bilinmeyen deneyim geride durur.
Gürültü ise sahneyi doldurur.
Belki de hafif pembemsi sözlere değer verenler, o sözlerde kendilerine daha yakın bir yansıma buluyordur. Aynaya bakarken gördükleriyle çelişmeyen bir dünya daha konforludur. Gerçek ise bazen fazla net, fazla keskin, fazla sade gelir.
Böylece sistem, en çok katkı sunabilecek olanı değil; en iyi görüneni ödüllendirir.
Ve zincir burada başlıyor.
Asıl kırılma noktası işe alım süreçlerinde.
Orada da bir "-mış gibi" hali var.
Yetkinlik değerlendiriliyormuş gibi.
Potansiyel ölçülüyormuş gibi.
Karakter tartılıyormuş gibi.
Oysa çoğu zaman özgeçmiş okunuyor, birkaç klişe soru soruluyor, sonra sezgi yerine acele karar devreye giriyor. İşe alımda, karar vericiler bile bazen kendi rollerini gerçekten sahiplenmek yerine süreci prosedür olarak tamamlamaya odaklanıyor.
Sonra ne oluyor?
İşin ruhunu taşıyamayan insanlar sistemin içine giriyor.
Kurum kültürü kâğıt üzerinde kalıyor.
Performans hedefleri tutuyor ama içi boşalıyor.
Belki de burada radikal bir şey söylemek gerekiyor:
Temelden başlamak lazım.
Hazır insan bulmaya çalışmak yerine, insan yetiştirmeyi yeniden öğrenmek gerekiyor.
Sıfırdan.
Teknik bilgi öğretilebilir. Süreç öğrenilir. Sistem ezberlenir.
Ama kişilik öyle değil.
Kağıt üstündeki başarı hikâyeleri yerine gerçek hayattaki duruş önem kazanmalı.
Sunumlarda parlayan rakamlar değil, zor anlarda ortaya çıkan karakter konuşmalı.
Ve evet… nezaket.
Toplumun büyük kısmının unuttuğu o basit ama güçlü şey.
Söz kesmemek.
Dinlemek.
Farklı fikre tahammül etmek.
İnsanı sadece "kaynak" olarak görmemek.
Bunlar artık ekstra meziyet gibi algılanıyor. Oysa olması gereken zemin bunlar.
Bir de madalyonun diğer yüzü var.
Gerçekten nitelikli insanlar.
Mesleki olgunluğa erişmiş liderler.
Onların ortak bir özelliğini görüyorum:
Öğretmek istiyorlar.
Bilgiyi saklamıyorlar.
Deneyimi paylaşmaktan korkmuyorlar.
Yerlerini korumak için başkalarını küçültmüyorlar.
Topluma bir şey kazandırma dertleri var.
Belki de liderliği lider yapan tam olarak bu.
Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey vizyoner sunumlar değil.
Daha fazla KPI değil.
Daha parlak sloganlar hiç değil.
İhtiyacımız olan şey daha fazla gerçeklik.
"Bilmiyorum" diyebilen insanlar.
"Hata yaptım" diyebilen yöneticiler.
Susmak yerine konuşan, görünmek yerine katkı veren ekipler.
Ve en önemlisi:
"-mış gibi" yapmadan yaşayan bireyler.
Çünkü sistemler insanlarla kurulur.
İnsan bozulursa, en iyi sistem bile çürür.
