Her gün yeni bir yapım, yeni bir proje, yeni bir fikir… Oysa ki çoğu zaman iz bırakan, akıllarda kalan bir yapım bulmak zor. İzliyoruz, geçiyoruz. Dinliyoruz, unutuyoruz. Sanki her şey kısa bir parıltı gibi yanıp sönüyor. Peki, neden bu kadar çabuk unutuluyor?
Çoğu zaman nedeni basit: Senaryolar seri üretim, oyunculuklar standart, sahneler hızla çekilip geçiliyor. Üretim süreci artık bir sanat pratiği değil, bir fabrika hattı gibi işliyor.
Oysa sanat, sabırla yoğrulan bir yolculuktur. Zaman ister, emek ister, hatta bazen biraz inat ister. Bugün birçok yapımın kısa sürede unutulmasının nedeni, belki de bu emeğin artık "maliyet" kalemi haline gelmiş olmasıdır.
Elbette bu işin bir ticaret olduğu biliniyor; ancak seyirci, ödediği abonelik bedelinin ya da harcadığı zamanın karşılığında bir şey hissedemediğinde o görünmez bağ kopuyor.
Sanki artık kimse gerçekten çabalamıyor. Senarist aceleyle senaryoyu tamamlıyor, yönetmen zaman planına uymaya çalışıyor, oyuncu da sahnesini yetiştirmek için yüzeysel oynuyor ya da tam olarak kendini veremediği için ruhsuz bir oyunculukla çekimi tamamlıyor. Kimse kendini gerçek anlamda zorlamıyor çünkü buna değmeyeceğine inanıyor. Sonunda o inanç, sanatın özüne en büyük zararı veriyor.
Bu bir tür entropi; herkes yavaşça enerjisini kaybediyor ama kimse nedenini tam bilmiyor.
Sanat, maliyet odaklı bir alan değildir. Aksine insanın iç dünyasındaki keşiflerle büyüyen bir yolculuktur. Üretim süreci "Ne kadar düşük maliyetli olur?" sorusuna indirgendikçe geriye yalnızca boş bir yığın kalır. O yığın, ne kadar parlarsa parlasın, ne kadar çok izlenirse izlensin kalıcı olamaz. Çünkü samimiyet eksiktir. Samimiyet ise her sanatın temelidir.
Senaryo yazarlığı da burada yeniden önem kazanıyor. Herkes her zaman üretken olamaz. Bu sebeple her dönemde yeni yazarlara, yeni kalemlere, farklı hikâye dillerine açık olmak gerekiyor. Önyargısızca… Denemek, risk almak, hatadan korkmamak gerekiyor. Çünkü yeni sesler olmadan sanat durağanlaşır, tekdüzeleşir.
Yönetmen için de, sanat yönetmeni için de durum aynı: Çağın ritmini duymak, yeni kuşakların bakışını anlamak gerekir. Bazen tek bir genç fikir, koca bir projeyi dönüştürebilir.
Basitlik kalıcılığı getirmez. Kalıcılığı getiren şey derinliktir, samimiyettir, cesarettir.
Sanatın yükü ağırdır ama taşıdığı anlam da bir o kadar büyüktür. Gerçek sanat, ekonomik parametrelerin ötesinde; insanı, toplumu, zamanı besleyen bir güçtür.
Belki de bu yüzden, en zor zamanlarda bile birileri hâlâ üretmeye devam eder. Çünkü yaratma isteği, imkânlardan bağımsız bir iç dürtüdür.
Bugün elimizde her şey varken basitliğe kaçmak, tembellikten öte, izleyiciyi küçümsemektir. Seyirci bunu hisseder.
Sanat, kazanç için değil; iz bırakmak için vardır. Bir toplumu daha iyisine yönlendiren bir ışık, bir deniz feneridir: Yolu aydınlatır, yön gösterir ama kimseye zorla baktırmaz.
Son olarak unutmamak gerekir: Gerçek yaratıcılık, gösterişli parıltılarda değil, iz bırakmakta yatar. Işığı sönse bile karanlıkta yol göstermeye devam eder; her nesle, her gözlemciye sessiz ama güçlü bir işaret bırakır.