Bir haziran günü, akşamüstü… Yüzlerimizi denize çevirmişiz, gün batımını izliyoruz. Ara sıra sana bakıyorum; hafifçe öne eğilmiş gibi görünüyor, belki düşüncelere dalıyorsun. Nazik bir hareketle başını yukarı kaldırıp göz göze geliyoruz.
Bazen sadece bakışlarla bile birçok şeyi anlatabiliriz. Bir süre gülümseyerek, hareketsiz birbirimize bakıyoruz. Kollarımı açıp başımı yana eğiyorum, sen de yavaşça gelip sarılıyorsun. Nefes alışverişin, gözlerindeki ifade, o anın tüm büyüsünü hissettiriyor. Sabahattin Ali’nin dizeleri canlanıyor aklımda:
"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum. bu eksik sana değil, bana ait... bende inanmak noksanmış... beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... bunu şimdi anlıyorum. demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... ama şimdi inanıyorum... sen beni inandırdın... seni seviyorum... deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum..."
Gözlerimizi kapattığımızda etrafımız mutluluk ve sevgi çemberleriyle sarılı. Anlık bir yolculuk yapıyoruz; Empire State binasından Paris’in Eiffel Kulesi’ne, Venedik’in gondollarına, Londra’nın London Eye’ına ve Seul’ün ışıl ışıl sokaklarına… Her şehirde birbirimize daha yakın, her bakışta daha derin bağlarla bağlıyız.
Yakınlara yeniden döndüğümüzde ise Galata Kulesi’nde tüm boğazı izliyoruz. Fotoğraflar çekiliyor, ama biz biliyoruz ki bu anları yaşamak hatıralardan çok daha değerli. Seninle her mevsim ilkbaharı yaşıyor gibiyim; taze çiçek kokularıyla, güneşin sıcaklığıyla…
Melisa çiçeği kokusunun verdiği huzuru yaşatıyorsun. Yüzüne ve gözlerine bakarak saatlerce durabilirim. Boynumdaki kirpik hareketlerinden gözlerini açtığını fark ediyorum, ben de açıyorum gözlerimi. Kollarımız hâlâ sımsıkı; o kadar sıkı sarılmışız ki gevşeme ihtimali aklımıza bile gelmiyor, sonsuza kadar kalmasını istiyoruz…
